Muhammed Emin Er hoca efendi kimdir ? ( 1914-2013)

M. Emin Er Hocaefendi, Zülfügül lakabını taşıyan Hacı Zülfikâr‘ın oğlu olup, milâdî 1914, hicrî 1332 tarihinde, Birinci Dünya Savaşı başlangıcında Diyarbakır’ın Çermik kazasının Külüyan (yeni ismi Kalaş)köyünde doğdu. Soyadı kanunundan önce ailesi “Miryânî” olarak bilinirdi. “Er” soyadı “miryân”ın tekili olan “mîr”in tercümesidir. Henüz dört-beş yaşlarındayken annesi Havva hanım vefât etti.

Hayatı

Babası zengindi, âlimleri çok severdi. Bu sebeple çocuklarının da okuyup âlim olmalarını çok arzu ederdi. Bu amaçla çocuklarına ders vermesi için bir hoca getirdi. Hocanın bütün masraflarını karşıladı. Daha sonra hocayı evlendirdi ve bir bağ satın alıp kendisine hibe etti. Ayrıca ona bütün ihtiyaçlarını karşılamayı taahhüt etti. Kendisi ve büyük kardeşi Ali, bu hocadan Elifbâ okumaya başladılar. Ancak Elifbâ bitmeden babası vefât etti. Üvey annesinin sonra da ağabeyinin yanında yetim olarak kaldı. Bu esnada kendi ailesinin keçilerine çobanlık yaptı. Çobanlık yaparken yazı yazacak kağıt ve kalem olmadığından düz satıhlı taşlar üzerine yine taşlarla yazı yazmaya çalışırdı. Böylelikle Osmanlıca alfabeyi sökerek okumayı öğrendi. Kendi kendine okumayı öğrendiği için insanlar onun için “Hızır ona uykuda ders veriyor” derlerdi.

İlme olan hırsından ve merakından dolayı, kendisine Kur’ân okumayı ve ilim öğrenmeyi nasîb etmesi için ağlayarak Allah’u Teâlâ’ya yalvarırdı. Her fırsatta kendisinden faydalanabilecek bir ilim sahibi olduğunu duyduğu insanların peşinden koşardı. Hatta bu maksatla seferî hükmüne girip namazı kısaltmanın câiz olacağı mesâfelere bile giderdi. Bu gayretleri sonunda mektup yazabilecek ve Osmanlıca kitapları okuyabilecek hale geldi. Arap dili ve ilimlerine gelince bu ilimlerde bilgi sahibi olan kimseler o memlekette zaten yoktu. Bununla birlikte o sıralar bir de İslamî harfler yürürlükten kaldırıldı. Kur’ân ve İslamî ilimleri ögrenmek yasakladı. Öyleki hiç kimse kendi evinde bile olsa çocuklarına Kur’ ân öğretemiyordu. Bu nedenle Suriye’ye gidip İslamî ilimleri öğrenmek için memleketini terkederek yola çıktı. Gaziantep’e gitti. Ancak oradan Suriye’ye geçme imkânı bulamayınca Adana’ya gitti. Oradan İstanbul’a ve Bursa’ya gitti. Daha sonra tekrar Adana’ya döndü. Yedi sene devam eden seferleri boyunca çeşitli hizmetlere girdi. Rüyâda Hızır (a.s.)’ın işâreti üzerine sıla-ı rahim niyetiyle memleketine döndü. Kısa bir müddet sonra tahsil için Suriye’ye sefer etti. Suriye’de bir müddet ilim tahsilinde bulunduktan sonra geri dönüp tahsiline Türkiye’de devam etti.

İlim tahsiline başladığında 25 yaşında idi.Memleketinde İslamî eğitimde takip edilen usûl gereği Sarf ilmini öğrenerek tahsile başladı. Sonra Nahv, Mantık, Vad, İsti’âre, Edebü’l-bahsve’l-münâzara, Beyân, Meâ’nî, Bedi’,Usûlu’d-din, Usulu’l-fıkıh ve Kelâm ilimlerini tahsil etti. Bir yandan medresede okutulan bu on iki ilmi öğrenirken, diğer yandan Fıkıh, Tefsir, Ferâiz, Tecvid gibi diğer ilimleri de öğrendi. eş-Şeyh Muhammed Ma’şûk b. Şeyh Muhammed Ma’sûm’dan (ki kendisi Abdurrahman et-Tâğî’nin torunudur) bu ilimlerin hepsinde 1950 yılında icâzet aldı. Kendisinden bu ilimleri bir çok talebe okudu ve icâzet aldılar. Ayrıca, tasavvufta muhtelif mürşidlerin terbiyesinden geçti. Amelî icâzetini (halkı irşad izni) merhum Muhammed Saîd Seydâ el-Cezerî’den aldı. Kendisi Saîd Nursi Hazretleri ile de 1951 yılında Isparta’da görüşmüştür. Üstad Saîd Nursi onu has talebelerinden kabul ettiğini ve on beş gün misafir etmeyi arzu ettiğini ancak tarassut altında olduğu için bunun mümkün olmadığını, bundan dolayı memleketine hemen geri dönmesine izin verdiğini ancak eğer yolda ondan sorulursa ziyarete değil ticarete geldiğini söylemesini kendisine ifâde etmiştir.İlim tahsilinden sonra hayatı boyunca ders verme, imamlık, vâizlik, tebliğ ve İslam’a davet gibi hizmetlerle meşgul oldu.Kendisiyle görüşenlerin ilk fark ettiği özelliklerden biri, güçlü zekâ ve hafızasıydı. Yaşadıkları ve öğrendiklerini öylesine canlı bir şekilde sıralardı ki, bu olayları yeni yaşamış gibi, mevzuyu yeni okuyup kavramış gibi zannederdiniz… Kendisinden hatıralarını dinlerken şunu düşünmeden geçemezdik: Çoğumuz yakın zamanlarda yaşadığı olayları bile çok zor hatırlayabilir ve detayları çoğu zaman aynen aktaramazken, Hocaefendi farklı zamanlarda yaşadıklarını hiç karıştırmadan sunabiliyordu. Bu apaçık ilahi bir lütuftu.

Müthiş Bir Zekâ
Haza bir âlimdi, allâmeydi. Sorulan sorulara verdiği cevaplar, getirdiği deliller, öylesine muknî, öylesine derindi ki, şaşırmamak mümkün değildi. İlim yolculuğunda yolu, Suriye’ye ve Doğu’nun pek çok medresesinden geçti. Haliyle farklı müderrislerden dersler aldı. İlmî icazetini almasından sonra kendisi de artık talebe yetiştirmeye başladı. Bulunduğu her yerde ya öğretici ya öğrenici, hem öğrenci hem de talebe oldu. Hep kitapla, her ilimle meşgul oldu. Yüzü aşkın yaşına rağmen, ondaki okuma, okutma ve yazma azim ve kararlılığı tüm gençlere örnek olacak nitelikteydi.
Âlim
İlim de bir noktaya kadardır. Belki ondan daha önemli olan, İslami ilimlerin, fert, aile, sosyal ve devlet yapısında icra edilir, uygulanır oluşudur. Zaten bugün Müslümanların en önemli sorunlarından birisi, ilim-amel uyuşmazlığıdır. Din adına öğrenenler, kişiyi dini yaşamaya, Allah’ın emirlerine uygun bir davranış sergilemeye sevk etmiyorsa ciddi bir sorun var demektir. Örneğin müsteşrikler, hiç de az bilgili değillerdir. Ama onlar inanmadıkları için o bilgilerin kendilerine hiçbir katkısı olmamaktadır. Kimse onlardan dini yaşamalarını da beklememektedir zaten. Ama bildikleriyle amel etmeyen müminler, hele hele âlimler, çok büyük sorumluluk ve vebal altındadırlar. Mehmet Emin Er Hocaefendi bu anlamda da çok örnek bir şahsiyetti. Tasavvufi terbiyesini önce Şeyh Ahmed el-Haznevî’den aldı. Onun vefatından sonra aldığı işaret üzere, “Cizre Seydası/Şeyhi” diye bilinen Şeyh Muhammed Said Seyda el-Cezeri’den ders aldı. Onun vekili, halifesi oldu. Ve iki kanatlı: Zü’l-cenâheyn, hem dini ilimlerde hem de tasavvufi yolda icazetli bir âlim ve dini en hassas şekilde yaşayan bir insan olarak hayatını sürdürdü.
Amil
Âlim dediğiniz mücahid de olur ama böylesi de az bulunur. Günümüzde küresel İslam düşmanlarının, İslam Dünyasını sosyal, ekonomik, siyasal tüm kuşatma planları ve iğrenç uygulamaları karşısında âlim sorumluluğuyla tavır alan üstad sayısı maalesef azdır. Rusların Afganistan’ı işgal etmesi üzerine başlayan cihad hareketi tüm İslam Coğrafyasında bir heyecan, ümit ve çaba oluşturdu. Zenginler yardım etti, yazarlar kamuoyu oluşturdu, gençler bedenlerini Allah yoluna sundu. İşte bu süreçte Hocaefendi yola çıkmıştı bile: “Pakistan ve Afganistan’da mücahid liderlerle, merhum Burhaneddin Rabbani, Gulbeddin Hikmetyar, Sayyaf, Müceddidi’yle görüştü. Sonra da ver elini dağlar… Yetmiş yaşını aşkın iken o koca âlim, elinde ağır silahlar, Ruslara karşı cihad ediyor, çarpışmada bizzat yer alıyor, nöbet tutuyor, namaz kıldırıyor, ilmi orada da terk etmiyor, Kuran ve Hadis dersleri veriyordu. O böyle yapmakla kişisel ve ilmî sorumluluğun gereğini yerine getiriyor, gençlere örnek oluyor, mücahidlere moral veriyordu.
Mücahid
Muhammed Emin Er, öğrendiklerini paylaşmaya çok önceden başlamış, daha sonra kendi medresesini kurmuş, Gaziantep ve Ankara’da uzun yıllar ilmî çalışmalarını sürdürmüştü. Onun bu çerçevede bilinmesi gereken büyük bir özelliği de tebliğ amaçlı yapmış olduğu seyahatlerdir. Damadının daveti ve Erbakan Hoca’nın da delaletiyle Danimarka’da başlayan bu yolculuk, 1985’den itibaren tüm Avrupa’da devam etti. Gittiği yerlerde cami, cemaat, tarikat ayırımı yapmadan her yerde Allah’ın dinini anlattı. Tebliğ faaliyetlerini sürdürdü. Daha sonra Amerika seferleri başladı. Orada da ders halkaları, uluslar arası seminerler yıllar boyu devam etti. Kuzey Afrika, Orta Doğu, Güney Asya’da sayısız ziyaretler yaptı, tebliğ çalışmalarında bulundu.
O; bu yolculuklarında pek çok Müslüman ve âlimle görüştü, fikir alışverişinde bulundu.
Davetçi
Mehmet Emin Er Hocaefendi, İslam’ı en hassas bir anlayışla yaşıyordu. Gece ne kadar geç yatarsa yatsın, üçten sonra uyanır,sabah namazına kadar tesbih, zikir ve tehlillerini yapar, namazlarını kılar, namazdan sonra da işrak vaktinin geçmesini yine dua ve zikirle beklerdi. Sünneti seniyyeye uyma konusunda çok hassastı. Az yer, az uyur ve gerektikçe konuşurdu. Anlatması gerektiğinde saatlerce konuşurdu. Susması gerektiğinde de hiç kelam etmezdi. Dini yaşama, takva ve azimetle amel etme konusundaki hassasiyetini şu örnek net olarak ortaya koyar: Kendisi ibadetlerde bütün mezheplerin fetvasını dikkate alırdı. Örneğin abdest aldığı zaman farz olmadığı halde niyet de alırdı, sıraya uyardı, başın tamamını meshederdi, abdesti bozan halleri sadece Hanefi Mezhebi’ne göre değil, diğer mezheblerin ictihadına göre de dikkat ederdi. Böylece daha hassas davranır, zor ama bereketli olan yolu tercih ederdi.

Muttaki
‘Tasavvuf büyük sahâbîlerin yoludur… Ne ziyade ne eksik…’
دوام العبودية لله تعالى وكمال الالتزام بالسنة والعزيمة وتمام الإجتناب عن البدعة والرخصة ودوام
ذكره تعالى في جميع الحركات والسكنات في العبادات والمعاملات والعادات على سبيل الاستهلاك
“Kemâlu’l-iltizâm bi’s-sünneti” ifadesinden murad, Peygamberimiz (s.a.v)’in fiili, kavli, ahlâkı ve ahvâlidir… Bunların hepsine ittiba; kavlde, fiilde, ahlak ve ahvâlde Peygamber (s.a.v)’e ittiba etmektir.
Peygamber (s.a.v)’e ittiba, büyük bir saadettir ve ondan üstün bir hal yoktur. Allah Azze ve Celle, (Rasûlüm!) de ki: «Eğer Allah Teâlâ’yı seviyor iseniz bana ittiba ediniz ki, Allah Teâlâ da sizi sevsin ve sizin için günahlarınızı mağfiretle örtsün. Ve Allah Teâlâ gafûrdur, rahîmdir.».” (Âl-i İmrân 31) buyurmaktadır.
Günümüzde muhabbetullah makamına erenler azdır… Bu davada bulunanlar ise hilâf-ı hakikat konuşuyorlar… Çünkü o sevgi seviyesine ulaşamazlar. Fakat Allah’ın insanı sevmesi en büyük saadettir. Allah Teâlâ’nın insanı sevmesi, O’nun habline tâbi olmak demektir.

Tasavvuf Nedir?

Ben şöyle bir beyit yazdım:
يا زائرا قبري مسافرا في الدنيا
تيقن أن الطريق وعر فاتبع أحمدا
تكن لمولاه محبوبا مغفورا ناجيا
ومعه في دار الخلد أبدا سرمدا2
Dünyada misafirsin (yolcusun), yol tehlikelidir. Kurtuluş yolu Peygamber (s.a.v)’e ittibâdır. Peygamber (s.a.v)’e ittiba edince Allah seni seviyor ve böylece tehlikelerden kurtulmuş oluyorsun. Âhirette de Peygamber (s.a.v) ile beraber olursun. Çünkü Rasûlullah Efendimiz, “Kişi sevdiğiyle beraberdir” buyurur.
“Kemâlu’l-iltizâm bi’l-azîmet” ise zayıf kavillerle amel etmemek, şüpheli işlere girmemek, bilakis en kuvvetli kaville amel etmektir.“Temâmü ictinâbi’l-bid’a” yani bid atten kaçınmak…
Sünnet’e uymayan her şey bidattir. Tasavvufta, efdal ve evlâyı bir tarafa bırakıp mefdûl ile amel etmek ruhsattır ki bundan kaçınmak lazımdır. Bütün harekât ve sekenâtımızda Allah Teâlâ’yı anmalı, O’nu hatırda tutmalıyız.
Tasavvuf Nedir?
إن الله كان عليكم رقيبا
“Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözeticidir” (en-Nisâ 1). Allah Teâlâ bizi murakabe ediyor… Zâhirimizi ve bâtınımızı kontrol ediyor. Dolayısıyla Allah’tan gafil olmamak gerekiyor. Tarikat, ihlasla amel etmektir. İhlas makamına ulaştıran yola tarikat denir. O yol ile ihlas makamına, makâm-ı ihsana ulaşmak mümkün oluyor. Evliyanın yolları vardır… İnsan sayısı kadar yol vardır. Bunların bir kısmı sarp ve saabdır (zor/eziyetlidir), bazısı kolaydır, bazısı uzundur ve bazısı da kısadır. Bu yolların hepsinin
menzili/hedefi, rızâ-yi Bârî’dir. Bu yollar, Hz. Peygamber (s.a.v)’in şu hadis-i şerifine müsteniddir: Cebrâil “ihsan nedir?” diye sorduğunda, Efendimiz (s.a.v), “Allah’a, O’nu görüyormuşçasına ibadet etmektir… Sen O’nu görmüyorsan bile O seni görmektedir” diye cevap vermiştir…
Tarikat – İhlas Nedir?
Edâ-yi amel edersin görür gibi Sen görmüyorsan da O seni görüyor. İhsanın birinci derecesi budur. Yani Allah’ı görüyor gibi ibadet etmek… Bu dereceye vasıl olamayan kimsenin murakabe çalışması yapması gerekiyor… Yani “Allah Teâlâ, beni görüyor” düşüncesini daimî surette hatırda tutmak… Allah’tan gafil olmamak. Bu da zikirdir. Bu yolu, ihlâsı kazanmak, sadece Allah Azze ve Celle için amel etmek, bu tarikatlarla olur. Az önce de ifade ettiğimiz üzere bu yolların uzunu ve kısası vardır. En kısa yollardan biri Nakşibendî tarikatıdır. Bu tarikatlar hadis-i şerifin birinci cümlesinden muktebestir. Yani Allah’a, âdetâ O’nu görüyormuşçasına ibadet etmek…. Bir eser vardır, bir de müessir vardır. Bu dünya eserdir… Bu dünyaya bakarsınız ve Allah Teâlâ’nın varlığını farkedersiniz. Müslüman olmanız hasebiyle Allah Teâlâ’nın varlığına zaten inanıyorsunuz…. Ama kimi insanlara delil-i aklî yoluyla da Allah Teâlâ’nın varlığın anlatmak gerekiyor.

İhsan Nedir?
Tasavvuf/tarikat mutlaka gereklidir. Ama tasavvuf, tasavvuf olursa… Defler çalmakla, cehrî zikir etmekle, hırka giymekle tasavvuf olmaz… Tasavvuf, Hz. Peygamber (s.a.v)’in Sünnet-i seniyyesine sımsıkı ittibadır… Sünnet’in muktezasınca amel etmektir… Allah’tan gafil kalmamaktır. “Tasavvuf olmadan İslam’ı yaşamak mümkün mü? Tasavvuf/tarikat mutlaka gerekli mi?” Ben bu intisap meselesine çok tâlip olmuyorum. Fakat bu el tutmak, “mürid olun, kabul edin” şeklindeki intisap bir irtibât-ı zâhirîdir. Gerçek tevbe edip o tevbenin şartlarını ifa ettikten sonra biz kabul ediyoruz fakat iki şartla: Birisi, Hz. Peygamber (s.a.v)’e ittiba, diğer isi her işte Allah’ın rızâsını takip etmek. “Bu amel Allah’ın rızasına muvafıktır; yaparız. Muvafık değildir; yapmayız.” şeklinde olmalı. Öncelikle tevbe-i nasûh telkin ederiz. Ondan sonra tarikatın ilk basamağına gelinmiş olunur ki onun üzerine bina yapılır. Yani bu tevbe işin esasıdır. Temel olmayınca da bina yapılmaz. Seydâ sizde intisap nasıl oluyor?’ Tevbe niyetiyle banyo yapmak, abdest almak ve iki rekât namaz kılmak. Kişi önce üzerindeki Allah haklarını ve kul haklarını düşünecek. Bundan sonra “bilerek ya da bilmeyerek ben bu günahları işlemiş durumdayım fakat şimdi pişmanım. Elân, haram olan her şeyi terk ediyorum. Bir daha yapmamaya da azmediyorum. Allah Teâlâ’nın izniyle geçmiş namazlarımı kaza etmeye başlayacağım. Tutmadığım oruçlarımı kaza edeceğim. Vermediğim zekâtları vereceğim. Üzerime vacip olan haccı ifa edeceğim.” Bütün bunları yapmaya ahd ve azmetmek. “Üzerimde ibâd hakkı var… Onları verip helalleşeceğim. Yaptığıma pişmanım ve bir daha yapmama konusunda da azimliyim. Üzerimdeki Hukukullâhı da telafi etmeye çalışacağım. Allahım sen beni affeyle, kulluğuna kabul eyle! Sen beni reddedersen ben nereye giderim! Senden başka benim melcem ve Rabbim yoktur! Kapı da beni reddetme Yâ Rabb! Günahlarım yağmur katraları kadar çok ise de senin rahmetine nisbeten denizde bir damla gibidir! Beni kabul etmen umuduyla geldim!” diyerek tazarruda bulunmalıdır. Tevbenin şekli: Cenâb-ı Allah kulunun böyle tezarru ve niyazda bulunmasından hoşlanır. İmam el-Gazzâlî bu tezarru sırasında yerden biraz toprak alıp başına koymayı, “ben nasıl oldu da bu zaman kadar bu derece Allah’a asi oldum?! diyerek kafaya toprak atılmasını tavsiye ediyor. Fakat bu konuda teklif yoktur. Yani kafayı topraklamak illa lazım değildir. Böyle bir tezarrudan sonra üzerinde kul hakkı varsa ve hak sahibi yaşıyorsa kendisine; vefat etmişse vârisine; vârisi de yoksa onun hayrına fakirlere verirsin. Bir kardeşinin kalbini kırdıysan ondan helallik istersin.
Ben senin gıybetini yaptım” diyerek özür ve helallik talebinde bulunmalıdır. Kul hakkını bu şekilde eda ettikten sonra Allah’ın haklarını ifa etmeye azmeylemelidir. Kişi bu hakları ifa ederken vefat ederse hâlis niyet izhâr ettiği için, Cenâb-ı Allah kendi haklarından vazgeçiyor; kulları ise o kişiden râzı ediyor.
Tevbenin gayesi
Günlük hayatında, “Allah Teâlâ beni görüyor” fikrinden ve hissinden gâfil olmamalıdır. Bunları kim yaparsa âhiret yolunda kardeşimizdir. Şeyh Seydâ da intisabımı aldığında beni kardeş olarak kabul etti. “Kardeşimsin, söz veriyorum; sensiz cennete gitmeyeceğim” dedi. Bunlarla birlikte sabah ve akşam Hz. Peygamber (s.a.v)’e yüz defa salavat getirmek, yüz defa “lâ ilâhe illallah” ve yüz defa istiğfar etmek icab eder… Sabah-akşam bunlara devam etmelidir. Arkadaşlarla, akraba ve komşularla iyi geçinmelidir. İyi geçinmenin ölçüsü onların eziyetine tahammül etmek; kavga etmemek ve yüzlerine vurmamaktır. Kısaca tarîkımız, şeriatın özüne ve Hz. Peygamber (s.a.v)’e ittibadır
Günlük Hayat
Her namazın akabinde kaza namazı kılmalıdır. Kısa günlerde de olsa oruç kazalarını ifa etmelidir. En azından Pazartesi, Perşembe ve eyyâm-ı birr’de kaza orucu tutmalıdır. Bu şekilde Allah’ın ve kulların haklarını ifa ettikten sonra insan tasavvufun temeline/esasına ulaşmış olur. İşte kişi ancak bundan sonra tasavvufa girmelidir. Bunları yapmadan tasavvufa girmek arsasız ve temelsiz bina yapma teşebbüsünde bulunmaktır. Biz de bunlardan sonra tarikata kabul ediyoruz. Kişi haram olan şeylerden sakınmalı; mekruhlardan da haram gibi kaçınmalıdır. Sünnetlere âdeta farz gibi temessük etmelidir. İki rekât da olsa Kuşluk, Evvâbîn namazı kılmalı… Bütün geceyi uykuyla geçirmemeli; sabah olmadan kalkıp en az iki rekât gece namazı kılmalı ve tevbe-i istiğfar etmelidir.

Tevbe Eden Kimse
Alime Hürmet
Hediyeleşme
Akraba ve Dostu Ziyaret
Azamet
Gayret –SI
Tevazu
İlme, Öğrenmeye, Araştırmaya Önem
Söze ve Anlaşmaya Riayet
Sünnete İttiba – Misal: Pazarlık